Efendiyi Dinliyorum

Efendiyi dinliyoruz ama anlamıyoruz. Kimi dinlediğimizi iyi […]

Efendiyi dinliyoruz ama anlamıyoruz. Kimi dinlediğimizi iyi bilelim. Senin genç delikanlı oğlun diploma aldı ama ateist (dinsiz) oldu. Buna razı oluyor musunuz? Yok. İşte o sohbetini dinlediğimiz Efendi Hazretleri, bütün ümmeti Muhammed’e, senin kendi oğluna merhametinden daha merhametlidir. Efendi Hazretleri’nden çeşitli âyetlerin nüktelerini (inceliklerini) dinliyorsunuz. Bunları dinlerken “Ben bu ilimleri iyi öğreneyim de başkalarına söylerim” diye öğreniyorsan, bu ilmin faydası sana azdır. Allah için okuyanlar ve Allah için o ilimle amel edenler müstesnadır. Muhlis olan kimse nefsinin esaretinden azat olmuştur. Bütün Peygamberler muhlis idiler. Ümmetleri de o noktaya doğru tâbi olmakla muhlis olurlar. Sırf Allah rızası için çalıştığımız her şey muhlis olur. Gaye o noktaya doğru gayret sarf edecek adımlar atmaktır.

Vaazcı odur ki, cemaatini sınıf sınıf kabul eder. Cemaatin içerisinde kırk seneden beri dinleyenler var. Ben ise otuzbeş seneden beri Efendiyi dinliyorum. O halde konuşacağımız zaman bazen acemi, bazen de nükteli konuşacağız. Konuştuklarımızın bazıları kapalı olur, o kırk senelikler içindir. Bazılarını da acemice geçeceğiz, o da yeniler içindir.

Sizin gönlünüzde ne ihtiyaç varsa ona göre konuşulur. Eğer sen elli senelik müride isen, senin gönlünde daha çok feyiz var, diğerlerinin irşadına vesile olur. Bazen bir köye düğün sohbetine gidersiniz, çok kalabalıklar vardır fakat hiç konuşamazsınız. Çünkü o sohbeti dinleyenler, ya katı kalplidirler veya kalbten inkâr ediyorlar. Bazen de az bir cemaate gidersiniz, daha güzel konuşursunuz. Çünkü orada dinleyenler de ihlâslı kimselerdir…

Evvela şunu bileceğiz. Tarikat zevkî bir iş. Herkesin inanması şart değildir. Çünkü tarikat farz, vacip değildir, kabul etmezse kâfir olmaz. Yalnız bir insan tasavvufu kabul etse ne olur, kabul etmese ne olur? Şöyle bir misal veriyim daha iyi anlaşılması için: Seneler önce fırınlarda yumuşak ekmek çıkmadan evvel, mısır ekmeği yeniliyordu. Bu mısır ekmeği yumuşak olsun diye soya (ballı) fasulye katıldı. Bu ekmeğe soya fasulyesi katılmayınca çok sert olurdu. Hatta bazı arkadaşlar diyorlar ki, annem bize o ekmeği testere ile kesip verirdi. Bu ekmeğin kabuklarını yemek çok zordur. Onu yerken insanın boğazı incinir. Bu ekmeğin kabuklarını saatlerce ağzında evirip çevireceksin ki yumuşasın. Bir bu ekmeği yemeği düşünün bir de; yumuşak ekmek üzerine yağ, reçel, bal sürülmüş onu yiyiyorsun. Bu iki ekmeği yemek aynı mı? Yok. İşte tarikat sahibi olmayana, şeriatın emir ve yasakları, yani farzı, vacibi, sünneti, müstehabı, edepleri sanki o kuru ekmeğin kabuğunu yercesine zor geliyor. Ama tarikat adamına ise; o farzı, vacibi, sünneti, müstehabı, edepleri yapmak haramlardan, mekruhlardan kaçmak, o yumuşak ekmeğin üzerine yağ sürülmüş ekmeği yemek gibi gelir.

Şimdi birçok gençler “Öğlen namazının sünnetlerini kılmasam ne olur? Bu Kur’ân’da var mıdır?” diyorlar. Böyle demelerinin sebebi; Meşayıhın gönlünden bunların kalbine feyiz gelmediğinden ve zikirden meydana gelen yumuşaklık olmadığından onların şer-i şerife karşı kalplerinde katılıklar var. Belki namazı bile terk edecek. Tarikat bu yumuşaklığa sebebtir. Onun için erbabından almak şartı ile kaidelerine riayet ederek tarikat lâzımdır. Bazı yanlış yollar var, onlardan bahsetmiyoruz. Resûlullah’dan sahabeye, sahabeden tabiine, tabiinden tebe-i tabiine öylece bugünümüze kadar elden ele gelen tarikattan bahsediyoruz. Birkaç âyet-i kerîme, hadis-i şerif okuyacağım. Bunlar tarikata işaret eder ama farz ve vacip olmasını ifade etmez:

“Sonra onların izleri üzerine Peygamberleri gönderdik. Birde arkalarından Meryem’in oğlu İsa’yı gönderdik ve O’na İncil’i verdik. Ona tâbi olanların kalblerinde bir şefkat ve merhamet vücuda getirdik. Ve bir ruhbaniyet icat ettiler ki, onu onların üzerlerine yazmadık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için bu icadı yaptılar. Sonra ona gereği üzere riayet etmediler. Artık onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik ve onlardan birçokları ise fasık kimselerdir.” (Hadid sûresi, 27. âyet-i kerîme.) Peygamberleri hayatta iken İncil’i kimse değiştirmemişti. Sonradan peygamberleri aralarından çıktığı zaman saptılar. Ve kitaplarını değiştirdiler. Bizim peygamberimiz de ahirete gidince, bizimkiler de sapıttı ama bizde kitap değişikliği yok. Çünkü Allah onu koruyacağına söz verdi. Ancak “Kur’ân bu zamanda olmaz” diyorlar ve ona uymuyorlar.

İsa Aleyhisselâm’a iman edenler, insanlardan uzak olarak dünya işlerinden ayrılıp bir ruhbanlık sınıfı kurdular. Mevlâ buyuruyor, “Ben onlara bunu farz etmemiştim. Ama kendileri bunu yaptılar, bende kabul ettim.” Çünkü dinlerine muhalif değil. Kendi dinlerinden öğrendiklerini yapmak için mağaralara çekildiler. Daha ciddi yapalım diye, lakin birçokları niyetlerini devam ettiremediler, bozuldular. O sözlerine devam edenler mükâfatlarını aldılar. Bazıları da asi oldular, Mevlâ’yı teslis (Üçlediler:1.Baba, 2. Oğul, 3. Mukaddes ruh) ettiler. Bu âyeti ulema, tarikat misali olarak okuyor. “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin” (Ahzab sûresi, 41. âyet-i kerîme.) Bu ümmet şer-i şerifin bazı şeylerini vird edindiler. Dediler ki; “Resûlullah bize zikri öğretti biz de bunu kendimize vird edinelim.” Meşayıh da bu zikri tayin etti, tekkelerde buna riayet ettiler. Nakşibendi Hazretleri ve İmam-ı Rabbani Kuddise Sırruhu gibi adamlar yetişti. İsa Aleyhisselâm’ın kavminde olduğu gibi, bu ümmetten de aklını bozanlar oldu. Şeyh ve mürid olmadığı halde, şeyh ve müridlik tasladı. Dünya sevgisini azaltmak gerektiği halde çoğalttılar.

Tarikat, tarikata girmeden kişinin üzerine vacib değildir. Sen gelip de intisab edersen vacib olur. Onun için bizim tarikatta davet yok. Eğer sen bir kimseye zorla tarikat dersi aldırırsan, o da alıp da sonra yapmazsa yarın ahirette diyecek ki, “Ya Rabbi ben bu tarikatı alacak değildim. O beni zorladı da aldım.” Niye zorluyorsun? Ali Haydar Efendi Hazretleri demiş ki, “Bilsemki siz çağırdınız, sizin zorunuzla tarikat almaya geldi, derhal onu kovarım.” Sen ona istihareye yat dersin. O da yatar, istiharesi çıkınca karşılık yapılır, o da çıkınca o zaman alır. Birçokları gelip “Tarikatımızı yapamıyoruz” diye şikâyet ediyorlar. Nasıl tarikatını yapacaksın ki, hep dünyalık olanlarla konuşuyorsun. “Şimdi zikir zamanı değil” diyorlar. Anlamadım, bu zaman zikir zamanı değil de ne zamanıdır? Acaba yemek zamanı mıdır? Eğer yemek zamanı ise, üç gün önce Çukurbostan’da dört ayaklılar o işi bizden iyi yaptılar.

itibarhaber