Mahmut Eren Hocanın Pakistan’da yaptığı konuşma

Mahmut Eren Hocanın 2012 yılında Pakistan da […]

Mahmut Eren Hocanın 2012 yılında Pakistan da medrese talebelerine ve hocalarına yapılan konuşma metni

Muhterem büyüklerim, kıymetli ilim talebeleri ve her biribirbirinden değerli din kardeşlerim.

​İnsan Allah’a ibadet ederek ondan istifade etmek için yaratılırken, Şeytan’da insanların renklerini (Küfür, Şirk, Nifak, İman) ortaya çıkarmak için yaratılmıştır.

Peygamberler beşeriyete güzel ahlakı öğretmek için gönderilirken, kitaplar ve şeriatler, nefsi emmarenin burnunu kırmak ve onu Allah’a boyun eğdirmek için inzal olunmuştur. Allah bütün hakikatleri dört kitapta, dört kitabıda Kur-an’da cem etmiştir. Bütün peygamberlerin kemalatınıda Rasulullah (s.a.v.)’de bir araya getirmiştir. Bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve Onun kitabı ile şeriatına boyun eğip tâbi olan bugüne kadar gelen bütün peygamberleri ve kitapları tasdik etmiş, Kur-an’la amel eden de bütün kitaplarla amel etmiş olur. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’le amel eden kişi, bütün kitaplarla amel etmiş ve bütün peygamberlerle beraber olmuş kadar mükâfat kazanır.

Böyle bir kitabın benzerini kim ortaya koyabilir? ‘’Eğer bu kitapta şüpheniz varsa sizde onun gibi bir sûre getirin’’ Beşeriyet aynı harf ve kelimeleri kullansalar bile aynısını söylemeleri mümkün değildir. Çünkü Kur’an lafızlarındaki keramet onun sahibi olan Allah’tan neşet etmektedir. Allah ot ve samandan süt, böcekten bal, topraktan nar, elsiz ayaksız kelebekten ipek yaratmaktadır.

Peki insan aynı şeyleri kullanarak süt, bal, nar, ipek yapabilirmi?

​Kur’an insan için hayattır. Ona hayatını vermeden Kur’an’dan hayat almak mümkün değildir. Bu sebeple âlim ve ilim talebesi olmak, hayatı pahasına bunu yapabileceklerin hakkıdır.

​Bugün Batılı insan, ilmi, ilim için tahsil ederken, müslümanın ilim öğrenmekten gayesi kesinlikle amel, amelinde gayesi Allah’ın rızası olmalıdır. Üstadım, Velinimetim, Rehberim Nakşibendi Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri şöyle buyururlardı:​ “Ben İslamiyet’in ve müslümanların bugünkü zilletini ilimsizlikte sanırdım. Fakat şimdi anladım ki müslümanların bugünkü kan ağlayan hali, ilimsizlikten değil bilakis amelsizliktendir.”

Ne kadar doğru bir tesbit. Dünyanın neresine giderseniz gidin medreselerin bir çoğunda hangi kitabın hangi müfredatın okutulacağının hesapları yapılırken, çok azında hangi ayetle, hangi hadisle nasıl amel etmemiz gerektiği konuşulmaktadır. Müslümanlar, ilim tahsiline dünyevi ünvanlara kavuşabilmek, doktor, docent, profösör olabilmek için çalışmakta bu ünvanların verilmediği gerçek ilim meclisleri ve peygamber ocakları sahipsiz ve talipsiz kalmaktadır.

​Kendisinden fıkıh okuduğum bir hocam vardı. Allah selamet versin. Dersine doktorlar, mühendisler, proflarda katılırdı. Hiçbir dünyevi ünvanı yoktu. Bir ders çıkışında yanına yaklaşan bir mühendis ona ‘’Hocam! Ünvanınız nedir acaba?’’ diye sordu. Hoca birkaç saniye bekledikten sonra ‘’Evlat ünvanımız diplomamız yok amma hasbelkader ünvanı olanlara ders okutuyoruz’’ deyiverdi.

​Ey insanlar Allah için okuyalım ki Allah’ın kulları bizden istifade etsin.

​Bizim memleketimizde Merhum Nasreddin Hoca diye biri vardı. Her hali ve kâli ile insanlara vaaz ederdi. Birgün eline bir miktar yoğurt alıp gölü mayalamaya kalktı. Şöyle demek isityordu. ’’Ey insanlar sizi mayaladım. Şimdi sıra denizleri mayalamaya geldi.’’

​Her biri ehl-i Kur-an, ehlullah olan ellerinden, ayaklarından öpmeyi şeref addettiğim ilim talebeleri; bir an önce kendi nefsimize söz geçirip onu terbiye edelim. Sizi arzuyla bekleyenler var. Bir yetimin baba şevkatine ihtiyaç duyduğu kadar size ihtiyaç duyan bir yetim ümmet sizi beklemekte.

​Bu yolda rehberimiz başta Hz. Peygamber sav. ile Kur-an’ı Kerim’dir. Sonra sahabe-i kiram ile bunların kamil takipçileri olan selefi salihin, eimmei müctehidin, ulema-i alimin ile meşayıh-ı fazılın efendilerimizdir.

Kitap ve sünnet, bu büyüklerin bizlere bıraktığı 1400 senelik usül ve kültür birikimiyle anlaşılmalıdır. Bütün bir İslam medeniyetini yok sayarak İslam’ı anlamaya çalışmak ulemanın ümmete olan hizmetini hiçe saymaktır. Allah onların amellerini hiçe saymazken hangi müslüman bu hakkı kendinde görebilir.

1400 senelik bir birikimi inkar ederek kaynaklara dönüş iddası asıllara (Kitap ve Sünnet) sadakati değil yeni şartlara ve yeni fikir akımlarına müsait bir din anlayışına dönmek özleminden neşet ediyor. Bu ise İslam’ın asli özelliğini muhafaza eden sıhhatli bir inanış olmaktan uzaktır. Belki hormonlu gıda maddeleri gibi göze ve kulağa hoş görünse de, nihayette İslam toplumunu zehirlemekten başka bir işe yaramaz. Allah (c.c.) kendi bindiğimiz dalı kırmaktan bizleri muhafaza eylesin.

​Yüzlerinizi ilk sefer görmekle müşerref olduğum kıymetli din kardeşlerim. Bu günden sonra siz beni yahutta ben sizi bir daha göremem. Görseniz de belki unutmuş olursunuz. Ama size asla unutmamanız gereken mühim bir hususu hatırlatmak isterim.

Her devlet, her millet, şirketler, kurumlar, kurulduklarında doğru ilkelere sahip olur ve bu ilkekere sadık kalırlarsa yükselir ve kuvvetlenirler. Eğer gün gelir kendi ilkelerinden taviz vermeye ve onları kaybetmeye başlarlarsa akibetleri çöküş ve yok oluştur.

Allah Rasulü (s.a.v.) İslam dinini sağlam esaslar üzerine bina etmiştir. Bunlardan birkaçı adalet, emanet, sadakat ve edeptir. Eğer Müslümanlar bu ilkelere ihtimam gösterirlerse yükselecekler yoksa kaybedeceklerdir. Bugün esefle görmekteyiz ki Muhammed ümmeti kendi mukaddesatına yeterince kıymet ve hürmet göstermemektedir. İslam’ın şiarı olan şeylere (Kur’an, Hadis, Camii, Medrese, Hoca, Talebe) hürmet ve edep göstermeyen Müslüman başkalarından kendi dinine saygı göstermesini nasıl bekleyebilir.

Cenab-ı Hak; ‘’ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ ‘’ ve yine ‘’ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّه ‘’ buyurmaktadır.

​Haddimi aşarak, huzurunuzda, boyumdan büyük meseleleri konuşarak yaptığım edepsizlikten özür dileyerek hepinizi selamlıyor ve Allah’a emanet ediyorum.