Medine Dönemi

MESCİD-İ NEBEVİ’NİN İNŞASI Resulullah (s.a.v)’ın ilk işi […]

MESCİD-İ NEBEVİ’NİN İNŞASI

Resulullah (s.a.v)’ın ilk işi devesinin çöktüğü arsayı sahiplerinden satın alarak buraya bir mescit inşa etmek olmuştur. “Mescid-i Nebevi” adı ile anılan bu mekanın İslam devletinin oluşumu ve yönetilmesinde katkısı oldukça büyüktür.

Resulullah (s.a.v)’ın Medine’ye hicretinden hemen sonra ashabıyla birlikte bina ettiği mescit. Bu mescit, “Mescid-i Resul”, “Mescid-i Şerif”, “Mescid-i Saadet” ve “Mescid-i Nebevi” adlarıyla da anılmaktadır. Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa’dan sonra yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir.

Peygamberimiz (s.a.v) Medineye geldiğinde devesinin çöktüğü arsa üzerinde hemen bir mescit bina edilmeye başlandı. Ensar, Muhacir ve diğer gönüllü kimselerin de katıldığı kalabalık bir işçi-usta topluluğu tarafından yürütülen çalışmalar sonunda mescit, kısa sürede bina edildi.

Resulullah (s.a.v) çalışmaları idare edip, mescidin kıble tarafındaki temellerinin atılması ve diğer planlamaları yapmakla yetinmeyip, çalışmalara bir işçi gibi taş, kerpiç taşıyarak katılmıştır. O, bu çalışmalar esnasında şu beyitleri söylüyordu; “Allahım! Ahiret hayatından başka hayat yoktur. Ensara ve Muhacire mağfiret et.”

Temeller toprak seviyesine kadar taş, zeminden yukarısı ise kerpiç kullanılarak bina edildi. Temel yaklaşık olarak bir buçuk metre derinliğinde açılmıştı. Eni-boyu yüzer zira (bir zira: kırkbeş santim) olmak üzere, kare şeklinde inşa edilen mescidin mihrabı “Beytül-Makdis” yönüne denk düşecek şekilde kuzey duvarında işaretlenmişti. Üç tane kapıdan biri güney tarafındaki arka duvarda, ikincisi batı tarafındaki duvarda, üçüncüsü ise Resulullah (s.a.v)’ın hücrelerinin bulunduğu doğu tarafında idi. Bu kapıya Cibril kapısı denirdi.

Resulullah (s.a.v) ilk önceleri bir hurma kütüğü üzerine çıkarak hutbe okurdu. Bir zaman sonra bizzat Resulullah (s.a.v)’ın isteği veya ashabın, cemaatin kalabalıklaştığını ve arkadakilerin hutbe okurken O’nu göreme diklerini bildirmeleri üzerine, bir kaç basamaklı bir minber yapılarak, mescide yerleştirildi. Hicretten on altı ay sonra kıblenin yönü Beytullah tarafına çevrildiği zaman, güneydeki kapı kapatılarak, burası mihrab yapıldı. Kuzeydeki duvarda da bir kapı açıldı. Mescitte namaz kılınan yerin üzeri açıktı. Ancak mescidin ortasında, hurma ağacından yapılan direkler üzerinde, hurma, dal ve yapraklarından bir gölgelik yapılmıştı.

Mescidin doğu tarafında duvara bitişik olarak Resulullah (s.a.v)’ın hanımları Hz. Aişe (r.anha) ve Hz. Sevde (r.anha) için, iki oda inşa edilmişti.

Mescid-i Nebevi’nin Fazileti

Mescid-i Nebevi, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa’dan sonra, yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir. Bu konuda Resulullah (s.a.v)’tan bir çok hadis bize ulaşmıştır.

Mescid-i Nebevi’de bir bölüm vardı ki, Resulullah (s.a.v) burayı Cennet bahçelerinden bir bahçe olarak nitelemiştir. Ayrıca minberini de aynı şekilde vasıflandırmıştır. Resulullah (s.a.v), bu minberin üzerine çıktığı zaman şöyle buyurmuştu; “Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir.”

Diğer bir hadisi şerif’de; “Evimle minberimin arası, Cennet bahçele rinden bir bahçedir ve minberim havzımın üzerindedir” şeklindedir.

Bu hadisler, Mescid-i Nebevi’nin, Resulullah’ın minberi de dahil olmak üzere, minberi ile evi arasında kalan bölümün Cennet bahçelerinden birisi hükmünde olduğunu teyit ederek ortaya koymaktadır. Buna göre, burada bilinçli bir şekilde bulunan, namaz kılan veya başka bir ibadetde bulunan, yaptığı şeyleri Cennet bahçelerinden birinde yapmış gibidir.

Yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek üç mescitten birisi Mescidi Nebevi’dir. Bir hadis-i şerifinde Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır; “Üç mescitten başka bir yere ibadet etmek için özel olarak yolculuk yapılmaz. Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve Benim mescidim.” (Buharî, Fedâilü’s-Salat, 1, 6)

Mescid-i Nebevi’de kılınan namaz, diğer mescitlerde kılınan namazlardan çok daha faziletlidir. Sad bin Ebi Vakkas (r.a)’dan Resulullah (s.a.v)’ın şöyle söylediği rivayet edilmektedir; “Mescidimde namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin rekat namazdan daha hayırlıdır.”

Bunun içindir ki, Hac farizasını yerine getirmek için bu topraklara yönelen insanlar, bir müddet Medine’de kalarak Mescid-i Nebevi’de ibadet etmenin güzelliklerinden faydalanmaya çalışırlar.

İSLAMDA İLK MEDRESE “SUFFA”

Ayrıca yine mescide bitişik olarak gündüzleri bir eğitim-öğretim yeri, geceleri ise, evsiz kimseler ve misafirlerin barınması için “Suffa” denilen, üzeri kapalı bir bölüm eklenmişti.

Resulullah (s.a.v)’a ait odalara, zamanla yedi oda daha eklenerek oda sayısı dokuza çıkmıştır. Bunların hepsi kerpiçten idi. Medine’de inşa edilen bu mescit aynı zamanda, kurulan İslam devletine ait bütün faaliyetlerin yürütüldüğü bir merkez niteliğinde idi. Resulullah (s.a.v), ashabıyla orada istişare eder, savaş ve barış kararlarını orada alır, elçi heyetlerini orada kabul eder, savaşa çıkacak orduları orada techiz ederek yola çıkarır, topluma ait bütün meseleler orada çözüme kavuşturulur, hatta gerektiğinde suçlular ve esirler bağlanmak suretiyle orada hapsedilirdi.

Eğitim-öğretim faaliyetleri, mescidin “Suffa” denilen kısmında yerine getiriliyordu. İslam ümmetini oluşturan Ashab ve seçkin sahabe alimler, İslam da ilk medrese sayılabilecek bu mekanda yetişmişlerdi. İslam’ın esaslarını öğrenmek üzere Medine dışından gelenler için aynı zamanda bir misafirhane vazifesi görüyordu.

Resulullah (s.a.v), burada bizzat dersler veriyordu. Ancak yeni gelen ve başlangıçta olan talebelere okuma yazmayı ve Kur’an-ı Kerim’i öğreten diğer hocalarda bulunmakta idi. Medine’den ve uzak yerlerden olmak üzere burada okuyan talebelerin dört yüz kişi gibi bir sayıya ulaştığı oluyordu. Burada barınanların ihtiyaçlarının büyük bir bölümü, cömert sahabeler tarafından karşılanmaktaydı. Medine’de bir evi ve ailesi olmayan fakir kimseler de “Suffa” da yatıp kalkıyor, ihtiyaçlarını buradan sağlıyorlardı.

MÜNAFIKLARIN ORTAYA ÇIKMASI

Resulullah (s.a.v), Medine’ye hicret ettiği zaman, burada Mekke’deki gibi bir devlet yoktu. İki büyük Arap kabilesi olan Evs ve Hazrec’den başka, varlıklarını bu kabileleri birbirine karşı çatıştırarak sürdüren Beni Kaynuka, Beni Nadr ve Beni Kureyza adlarında üç Yahudi kabilesi bulunmaktaydı.

Ayrıca bu Yahudi kabileleri arasında da bir birlik yoktu. Bu karışık ortamı herkesi bıktırmış olduğu için, bütün kabileler Abdullah bin Ubeyy’in Medine’de Kral ilan edilerek bir devlet kurulması yolunda bir karar üzerinde anlaşmalarını sağlamıştı. Hatta bunun için bir krallık tacının yapılması için de sipariş bile verilmişti.

Ancak İslam Devletinin kurulmasıyla krallığı suya düşen Abdullah bin Ubeyy zahiren iman etmiş gözükerek, Medine İslam Devletini yok etmek için var gücüyle çalışıyordu.

Münafıkların lideri konumunda bulunan İbni Ubeyy, Medine dönemi boyunca, Müslümanları sıkıntıya sokan etkili nifak hareketlerinin tezgahlanma sında oldukça büyük rol oynamıştır.

İSLAM DEVLETİNİN KURULMASI

Ancak henüz devlet kurulmuş değildi. Bu durum Resulullah (s.a.v)’ın işini kolaylaştırıyordu. O, ilk iş olarak Yahudiler ve diğer müşrik Araplar’da dahil herkesi toplayarak, İslami kurallara göre bir devlet kurulmasını sağlama yoluna gitti. İslam devleti herkesin hak ve sorumluluklarını belirtirken aynı zamanda idarenin müslümanların elinde olmasını öngörüyordu.

Medine’de müslüman nüfus azınlıkta olmasına rağmen, kurulan devlet bir İslam Devleti niteliğinde olup, bunun başkanı da Resulullah (s.a.v)’dır. Daha önce Medine’de bir devlet yapısının olmayışı, Resulullah (s.a.v)’ın İslam Devletini kurup, hiç kimse ile bir çatışmaya girmeden, onu istediği gibi teşkilatlandırmasını kolaylaştırmıştı.

ENSAR VE MUHACİRLER ARASINDAKİ KARDEŞLİK

Mekke’den her şeylerini terk ederek Allah yolunda hicret eden muhacirlerin Medine’deki yaşayışlarını kolaylaştırmak için Resulullah (s.a.v), her bir Muhaciri bir Ensarla kardeş ilan etmiş ve bu kardeşlik birbirine mirasçı olmak kadar ileri götürülmüştü.

Bu olay tarihe “Muahat” adıyla geçmiş ve Ensar’ın Allah yolunda, din kardeşleri için hiç tereddüt etmeden ne kadar büyük fedakarlıklarda bulunduklarını ortaya koymuştur.

Artık, Mekke’de sadece bir cemaat konumunda olan müslümanlar Medine’ye hicretle devletlerini kurmuş, bu da İslam’ın tebliği içinde önemli değişiklikleri beraberinde getirmişti.

CİHAD’IN EMREDİLMESİ

Hicretle birlikte, devletin kurulmasından hemen sonra, Allah-u Teala inananlara “İlay-ı Kelimetullah” için kıyamete kadar sürecek cihadın kapısını açıyordu; “Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.” (Hac, 22/39)

Mekkeli müşrikler, hicretten sonra, kendileri açısından durumun ciddiyetini anladıkları için Medineliler’den, Resulullah (s.a.v)’ı öldürmelerini, en azından Medine’den sürmelerini istiyorlardı. Bu yapılmadığı takdirde Medine’yi işgal edecekleri tehditlerini savuruyorlardı. Resulullah (s.a.v), Medine’deki küçük Müslüman toplumu teşkilatlandırmaya gayret gösterirken, sınırları tespit edilmiş ve henüz bir şehir devleti niteliğindeki bölgenin dışında kalan gayrimüslim kabilelerle ittifak veya saldırmazlık antlaşmaları yaparak dışardan gelebilecek bir tehlikeyi karşılayacak bir ortam hazırlamaya çalışıyordu.

Resulullah (s.a.v), siyasi, sosyal ve cihatla alakalı inen ayetleri, Mescid-i Nebevi’de ashabına öğretiyor, ayrıca Mescid-i Nebevi’ye eklenen ve İslam dininin öğretiminin ilk medresesi mahiyetinde olan “Suffa’da” yetişmiş ashabın katılımıyla bu eğitim faaliyetleri bütün müslümanları kapsayacak şekilde yerine getiriliyordu.

Bu teşkilatlanma ve eğitim çalışmaları yanında İslam devletinin en önemli düşmanı olan Mekkeli müşrik güçlere karşı silahlı bir faaliyetin hazırlıkları da yapılıyordu.