Nuh (A.S)

Allah-u Teala’ya ibadeti terk edip, ibadet için […]

Allah-u Teala’ya ibadeti terk edip, ibadet için kendilerine putlar edinen ve böylece yeryüzünde ilk defa fesada uğrayan bir kavmi tevhid akidesine döndürmek için gönderilen peygamberdir. “Ulul-Azim” peygamberlerin ilki olan Nuh (a.s)’un, kavmini tevhide döndürmek için verdiği mücadele, Kur’an-ı Kerim’de uzunca zikredilmektedir. Adı, kırk üç ayrı yerde zikredilen Nuh (a.s)’un kıssası, şu sürelerde geniş bir şekilde ele alınmıştır.

Nuh (a.s), Adem (a.s)’den yaklaşık olarak bin sene sonra gönderilmiştir. Bu zaman zarfında insanlar tevhid üzere olup, Allah-u Teala’ya şirk koşmaktan kaçınırlardı. Tevhid’den ilk sapma, Adem (a.s)’den en az bin sene sonra olmuştur.

Allah-u Teala’ya şirk koşan bu putperest topluluk, aniden ortaya çıkmadı. İdris (a.s)’den sonra insanlar, O’nun şeriatına uyarak ibadet ediyor ve salih alimlerin çizgisinden yürümeye özen gösteriyorlardı. Bir zaman sonra insanların sevip uydukları bu salih kimseler ölüp gittiklerinde, kavimleri onları kaybetmekten dolayı büyük üzüntüye kapıldılar. Şeytan, onların bu hassasiyetlerinden istifade ederek, sevdikleri bu salih kişileri hatırlamak ve böylece onların nasihatlerini zihinlerinde canlı tutmak için onlara, bu kişilerin her zaman bulundukları yerlere, onların birer heykelini, anıtını dikmeyi telkin etti. İlk defa put diken bu nesil, onları kesinlikle tapınmak için dikmemiş ve onlara ibadet edip, şirk koşanlardan olmamışlardı. Ancak bunların peşinden gelen nesiller zamanla bu heykellerin birer ilah olduğuna inanmaya, hayır ve şerrin sahibi olduklarını düşünmeye başlamışlardı. Böylece yeryüzünde ilk defa, tevhid akidesinden sapılmış ve insanlar Allah’tan başka ilahlar edinerek, O’na şirk koşmaya başlamışlardı.

Putları diken bu ilk neslin vebali oldukça büyüktür. Zira onlar, bu putları dikmekle bir sonraki neslin putperest olmasına sebep olan ve Allah’a şirk koşmayı ilk icat edenlerdir. Ayrıca onlar, canlı suretler yapmakla da Allah-u Teala’nın azabına müstahak olmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.v) canlı bir şeye benzer bir suret yapan kimse için şöyle buyurmaktadır: “Her kim bir suret yaparsa, Allah-u Teala ona kıyamet günü, yaptığı surete ruh verinceye kadar azap edecektir. O kimse ise asla bunu başaramayacaktır.” Kıyamet günü en şiddetli azap suret yapanlara olacaktır. Onlara; “yarattıklarınızı diriltin bakalım” denilecektir.” (Buhari, Libâs, 89, 97).

Nuh (a.s)’un kavminin tapındığı putların her birinin, Kur’an-ı Kerim’de zikredildiğine göre bir adı vardı: “Ved, Suva, Yagûs, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin” dediler. (Nûh, 71/23) Allah-u Teala, ilahi rahmeti gereği, doğru yolu bulup hidayete erebilmeleri için sapıtan bütün topluluklara peygamberlerini göndermiş, böylece onlara, şirk ve isyan bataklığından kurtulmanın yollarını göstermiştir.

Peygamber (s.a.v), Allah-u Teala’nın kullarına rahmetinin en açık bir delilidir. Allah-u Teala, acıklı Cehennem azabından sakındırmaları için peygamberlerini göndermiş ve peygamberlerden, inkarcıların isyan ve işkencelerine karşı sabrederek, tebliğlerine devam etmelerini istemiştir. Nuh (a.s)’da, kavmine gönderildiği zaman, büyüklenmelerine, vurdum duymazlıkları na ve bütün aşırılıklarına rağmen onlara şefkatle yaklaşarak, kendilerini gelecek can yakıcı azaba karşı korumak istemiştir.

Allah-u Teala, Nuh (a.s)’un, kavmine gönderilişi hakkında şöyle buyurmaktadır: “Milletine can yakıcı bir azap gelmeden önce onları uyar” diye Nuh’u milletine gönderdik.” (Nûh, 71/1)

İyice azıtmış ve korkunç bir helak ile cezalandırılmayı hak etmiş bir topluluk olan Nuh kavmine, bu helaktan kurtulmak için rahmani bir el uzatılmıştı. Allah’ın elçisi Nuh (a.s), şirki bırakıp, tevhid akidesine dönüşü tebliğle görevlendirildiğinde, onlara yaptığı ilk tebliğ, Kur’an-ı Kerim’de şöyle zikredilmektedir: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Ondan başka ilahınız yoktur. Doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum” dedi. (Araf, 7/59)

“Ey Milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcı yım. Allah’a kulluk edin, O’ndan sakının ve bana itaat edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Doğrusu Allah’ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz. Keşke bilseniz!” (Nûh, 71/2-4)

Nuh (a.s)’un bu tebliği karşısında onlar, büyüklenerek ve şımararak Nuh (a.s)’a türlü şekillerde saldırılarda bulunmuşlar ve çeşitli kötülüklerle itham etmişlerdir. Her zaman hakkın karşısında durup, toplumlarını peygamberlere uymaktan alıkoyan ileri gelenler Nuh (a.s)’un da karşısına çıkmış, Kureyşin ileri gelenlerinin Hz. Muhammed (s.a.v)’e yaptıklarını andıran bir tarzda, O’nu, sapıklıkla ve sefihlikle itham etmişlerdi. Nuh (a.s) onları, Allah’tan başkasına kulluk etmemeye çağırdığında, kavminin ileri gelenleri: “Biz senin apaçık sapıklıkta olduğunu görüyoruz” dediler.

Nuh (a.s) merhametle onlara; “Ey kavmim! Bende bir sapıklık yoktur. Ancak ben alemlerin Rabbinin peygamberiyim. Rabbimin sözleri ni size bildiriyor, ögüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete ugramanızı sağlamak için aranızdan bir vasıtayla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsu nuz?” dedi. (Araf, 7/61-63)

Şirkin ve küfrün pisliğiyle bulanmış akıllar, tarihin her döneminde Allahu Teala’nın, bir elçi gönderdiği zaman, O’nu hangi topluma gönderiliyorsa o toplum içerisinden çıkarmasına şaşmışlar, bundaki açık gerçekleri görmemiş lerdir. Nuh (a.s)’un kavmi de O’na itiraz ederken, Allah-u Teala’nın elçisinin bir insan değil ancak bir melek olabilecegini ileri sürmüştü: “Senin ancak kendimiz gibi bir insan oldugunu görüyoruz.” (Hûd, 11/27) “Bu, sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Sizden üstün olmak istiyor. Allah dilemiş olsaydı melekler indirirdi. İlk atalarımızdan beri böyle bir şey işitmedik.” (Müminûn, 23/24)

Zayıf ve güçsüz insanlardan bir topluluğun etrafında toplanıp O’nu tasdik etmeye başlaması sebebiyle, tebliğini tesirsiz bırakmak için çareler arayan kavmin ileri gelenleri, bu gelişme üzerine daha da sertleşerek, O’nu yalancılık ve delilikle itham etmeye başlamışlardı. O’nun için şöyle deniliyordu: “Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz de yoktur. Biz sizin bir yalancı olduğunuz kanaatindeyiz.” (Hûd, 11/27)

“Bu adamda nedense biraz delilik var. Bir süreye kadar O’nu gözetleyin.” (Müminûn, 23/25)

“Bu putperestlerden önce Nuh milleti de yalanlayarak, delidir” demişlerdi, yolu kesilmişti.” (Kamer, 54/9)

Zenginlik ve riyaset sahibi bu insanlar üstünlüğün malda ve topluma hakim bir konumda olmakta olduğunu zannettikleri için, gerçekte kendileriyle kıyas kabul etmez derecede bir üstünlüğe sahip olan Nuh (a.s)’a inanan zayıf müslümanları küçümsüyor ve onlarla bir arada, aynı seviyede bulunmayı nefislerine bir türlü kabul ettiremiyorlardı. Bunun için Nuh (a.s)’a müracaat etmişler ve bu insanları yanından uzaklaştırırsa, o zaman belki kendisini dinleyebileceklerini bildirmişlerdi. Ancak Nuh (a.s) onlara kesin bir uslupla cevap vererek, gerçek anlamda üstünlüğün, inananlarda olduğunu şu ifade ile ortaya koymuştur: “Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça bir uyarıcıyım.” (Şuara, 26/ 14-15)

Nuh (a.s) bıkmadan, her türlü eziyetlerine sabrederek onları her yerde İslam’a çağırıyor, Cehennem azabından kurtulmalarının yollarını öğretmeye çalışıyordu. Ancak kavmi, O’nu her defasında alaya alıyor. Söylediklerini aralarında eğlence konusu yapıyorlardı. Kavminin ileri gelenleri yanından her geçtiklerinde O’nunla alay ediyorlardı. Nuh (a.s) ise onlara şöyle diyordu: “Bizimle alay edin bakalım. Biz de, bizimle alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz.” (Hûd, 11 /38)

Nuh (a.s), kavmini şirkten dönmeye davet ederken, onlara tesir edebilecek her yolu deniyordu. Onlara Allah’a ibadet etmeyi ve bir peygamber olarak kendisine tabi olmayı telkin ederken, buna karşılık kendilerinden hiç bir maddi menfaat istemediğini ve beklemediğini, amacı nın yalnızca onları, Allah-u Teala tarafından gelecek olan büyük cezalardan korumak olduğunu bildiriyordu: “Kardeşleri Nuh (a.s), onlara Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyo rum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum.” (Şuara, 26/106-110, 135)

Kavmi, inadında direnmiş ve kesin kararını vermişti. O’na; “İster ögüt ver, ister ögüt verenlerden olma, bizce birdir” dediler. (Şuara, 26/136) Buna rağmen O, çağrısında ısrar edince, müşrikler tamamen sertleşmiş ve O’nu tehdit ederek artık bu söylediklerini tekrarlamayı terketmezse kendisini taşlayacaklarını bildirmişlerdi: “Ey Nuh! Eğer bu işe son vermezsen, şüphesiz taşlanacaklardan olacaksın” dediler. (Şuara, 26/116)

Nuh (a.s), davetini tekrarladıkça onların inadı artıyor, O’na ve inananlara eziyetlerini daha da şiddetlendiriyorlardı. Nuh (a.s) onların bütün bu tahammül edilmez eziyet ve işkencelerine katlanıyor ve onları kurtarmak için bir an olsun boş durmuyordu. Asırlar süren bu yorucu tebliğ faaliyeti, kavminden çok az bir topluluk dışında, kimsenin iman etmesini sağlayama mıştı: “Pek az kimse onunla beraber inanmıştı.” (Hud, 11/40)

Azgınlaşan kavmi, Allah-u Teala’ya meydan okurcasına Nuh (a.s)’a şöyle çıkışıyordu: “Ey Nuh! Bizimle cidden tartıştın, hem de çok tartıştın. Doğru sözlüler den isen tehdit ettiğin azabı başımıza getir” dediler. (Hud 11 /32)

Onlar, Nuh (a.s)’un tebliğine kulaklarını tıkadıkları için, O’nun ne söylediğini bir türlü idrak edemiyorlardı. Nuh (a.s), belki düşünürler diye, azabın sahibinin kim olduğunu ve O’nun kudretinin sınırsızlığını bir kez daha onlara tebliğ ediyordu: “Ancak Allah (c.c) dilerse onu başınıza getirir, siz O’nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size ögüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir. O’na döndürüle ceksiniz.” (Hud, 11/33-34)

Nuh (a.s), bu zalim topluluğun iman etmeyeceğini anlamıştı. Kavmi için hiç bir kurtuluş yolu kalmamıştı. Onlar zulümlerini artırdıkça artırdılar. Bunun üzerine Nuh (a.s), dokuz asırdan fazla bir müddet tahammül ettiği zorluklar karşısında hiç kimseye tesir edemediğini ve edemeyeceğini anlayınca, kavminin durumunu Allah-u Teala’ya havale etmekten baska çare bulamadı.

Allah-u Teala, O’nun bu durumunu Kur’an-ı Kerim’de şöyle dile getirmektedir: “Nuh; Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar” dedi. (Şuara, 26/117-118) Nuh (a.s); “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et” dedi. (Müminûn, 23/26)

Allah-u Teala da O’na, kavmini sularla helak edeceğini, bunun için bir gemi yapmasını bildirdi. Ayrıca bundan dolayı kavmine acıyıp da, onlar için bağışlama dilememesi gerektiğini de bildirdi. Nuh (a.s)’a; “Senin milletinden inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır. Onların yapageldiklerine üzülme. Nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana başvurma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır” diye Allah tarafından vahyolundu. (Hud, 11 /36-37)

Nuh (a.s), Cebrail (a.s)’in gözetimi altında gemiyi yapmaya başladı. Müşrikler yanına geldikleri her defasında O’nunla alay ediyorlardı: “Gemiyi yaparken kavminin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça O’nunla alay ederlerdi. O da; Bizimle alay ediyorsunuz ama alay ettiğiniz gibi bizde sizinle alay edeceğiz. Rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz” dedi. (Hûd, 11/36-39)

Nuh (a.s)’un, kavmini İslam’a davet edişi, gemiyi yapmaya başlaması ve kavminin O’nunla alay edişi hakkında, Hz. Aişe (r.anha) Resulullah (s.a.v)’ın şöyle söylediğini nakletmektedir: “Nuh (a.s) kavminin arasında dokuz yüz elli sene kalmıştı. Bu zaman zarfında onları hakka davet etti. Son zamanlarına doğru bir ağaç dikti. Ağaç her taraftan çok büyüdü. Sonra onu kesip gemi yapmaya başladı.” O’nun yanından geçerlerken, O’na ne yaptığını soruyorlar ve O’nunla dalga geçerek şöyle diyorlardı;

– “Onu yap, karada gemi yapıyorsun, bakalım nasıl yüzdüreceksin?” Nuh (a.s)’da onlara;

– “Yakında bileceksiniz” diyordu. Ve yine O’na;

– “Nebiliği bırakıp, marangozluğa mı başladın?” diyerek eğleniyorlardı.

Nuh (a.s)’un yaptığı geminin uzunluğu, üç yüz zira, eni elli zira, yüksekliği otuz zira, su seviyesinden yukarısı ise altı zira idi. Katlara ayrılmış olan geminin üç kapısı bulunmaktaydı. Bu kapılar üst üste açılmıştı. Nuh (a.s), gemiyi inşa ederken, tahtaları birbirine mıhlar kullanarak çakmıştı: “Onu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik.” (Kamer, 54/13) Nuh (a.s) bu esnada, artık tamamen yüz çevirdiği kavminin durumunu Allah-u Teala’ya arzediyor ve onları bütün imkanlarını kullanarak şirkten nasıl vazgeçirmeye çalıştığını anlatarak, buna karşı kavminin takındığı tutumu O’na şikayet edip, yeryüzünde onlardan kimseyi bırakmamasını istiyordu.

Nuh (a.s)’un adını taşıyan ve O’nun kıssasının anlatıldığı surede bu durum şöyle anlatılır: “Nuh (a.s) dedi ki: Rabbim! Doğrusu ben, kavmimi gece gündüz çağırdım. Fakat benim çağırmam, sadece benden uzak lıklarını artırdı. Doğrusu ben senin onları bağışlaman için kendilerini her çağırışımda parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine bürün düler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler. Sonra, doğrusu ben on ları açıkça çağırdım. Sonra onlara açıktan açığa, gizliden gizliye de söyledim. Dedim ki: “Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayan dır. “Nuh (a.s), “Rabbim! Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar ve malı, çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular. Birbirinden büyük hilelere başvurdular” dedi.

İnsanlara; “Sakın ilahlarınızı bırakmayın; Ved, Suva, Yagûs, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin” dediler. Böylece bir çoğunu saptırdılar. Rabbim! Sen bu zalimlerin sadece şaşkınlığını artır.” Nuh (a.s) dedi ki; “Rabbim! Yeryü zünde hiç bir inkarcı bırakma. Doğrusu sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar. Sadece ahlaksız ve çok inkarcıdan başkasını doğurup yetiştirmezler.” (Nûh, 71/5-11, 21-24, 26-27)

Allah-u Teala, bu kavme helakı umumi kıldığı gibi, Nuh (a.s)’da bunun umumi olmasını istemişti. Çünkü, asırlar süren daveti neticesinde anlamıştı ki, bunlardan kalan nesil, yine onlar gibi inkarcılar olacaktı. Bir sonraki asır geldiğinde o nesil, bir öncekinden daha berbat oluyordu. Yeryüzünde ilk defa fesad çıkararak, zalimlerden olan bir toplumu cezalandırmak için Allah-u Teala’nın takdir etmiş olduğu vakit yaklaşmakta idi. Allah-u Teala, Nuh (a.s)’a Tufanın gelişini haber veren alamet olarak, tandırdan suların kaynamasını göstermişti.

Tandırdan su kaynamaya başlayınca Allah-u Teala, O’na her cins canlıdan birer çifti ve kendisine inananları gemiye bindirmesini vahyetti: “Emrimiz gelip, tandırdan sular kaynamaya başlayınca, her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmemiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir” dedik. Pek az kimse O’nunla beraber inanmıştı.” (Hûd, 11 /40)

O’nunla beraber olanların sayısı hakkında yedi kişi ile seksen kişi arasında değişen rivayetler vardır. Nuh (a.s) ile, ailesinden Ham, Sam, Yafes adlarındaki üç oğlu da gemiye binmişti. Ancak dördüncü oğlu Kenan, O’na iman etmediği için gemiye binmemişti. Sular her yeri kaplamaya ve gemi yüzmeye başlayınca Nuh (a.s) oğluna;

– “Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kafirlerle birlik olma” diye seslendi. Oğlu;

– “Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır” deyince, Nuh (a.s);

– “Bugün Allah’ın buyruğundan, O’nun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur” dedi. “Aralarına dalga girdi. Oğlu da boğulanlara karıştı.” (Hûd, 11/42-43)

Nuh (a.s), muhtemelen, oğlunun küfredenlerden olduğunu bilmediği için, Allah-u Teala’ya; “Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu senin va’din haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin” diye seslenerek, oğlunun başına gelenlerin hikmetini öğrenmek istemişti. Allah-u Teala, bir peygamber dahi olsa, kan bağının hiçbir şey ifade etmediğini, insanların birbirinden olmalarının yegane ölçüsünün iman olduğunu; “Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü o, çok kötü bir iş işlemiştir. Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme” ayetiyle Nuh (a.s)’a bildirerek, ortaya koymuştur.

Tufan, yeryüzünde gemidekilerin dışında hiç kimsenin sağ kalmasının mümkün olmadığı bir şekilde bütün dünyayı sular altında bırakmıştı. Gök, kapılarını açarak sularını boşaltmış, yer her tarafından sular fışkırtmaya başlamıştı: “Biz de bunun üzerine gök kapılarını boşalan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su, takdir edilen bir ölçüye göre birleşti.” (Kamer, 54/11-12)

Allah’a isyanda direten ve O’nun elçisine olmadık eziyetleri reva gören ve asırlar boyu, gidişatında hiçbir değişiklik yapmayan zalim bir topluluk, sonraki nesillere, inkarcı zalimlerin sonunun ne olduğunu anlamaları için, bu şekilde tufan ile helak edilmişti.

Allah-u Teala, inkarcı zalimler helak olduktan sonra, Tufanı sona erdirmiş ve inananların bulunduğu gemiyi selametle “Cudi dağı” üzerine durdurtmuştu; “Yere, suyunu çek! Göğe; Ey gök sen de tut!” denildi. Su çekildi, iş de bitti. Gemi Cudiye oturdu. “Haksızlık yapan millet Allah’ın rahmetinden uzak olsun” denildi. (Hûd, 11 /44)

Resulullah (s.a.v)’a dayandırılan bir rivayete göre Tufan, altı ay sürmüş tür. Recebin ilk günlerinde başlayan Tufan, Muharremin onuncu günün de son bulmuş ve gemi Cudi dağının üzerine oturmuştu. Nuh (a.s), şükür için, herkese oruç tutmasını emretmişti. Bugün, Aşure günü olarak o zamandan günümüze dek hatırasını sürdürmüştür.

İnkar edip yeryüzünde fesad çıkaran topluluk yok edilip sular çekil dikten sonra, Allah-u Teala peygamberine artık emniyet içerisinde gemiden inebileceğini bildirmişti: “Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluk lara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in.” (Hûd, 11/48)

Nuh (a.s), gemiden indikten sonra, “Semanin” diye isimlendirilen bir yerleşim yeri inşa etmişti. Bu yer ve Cudi dağı, Cizre’nin yakınında bulunmak tadır. Nuh (a.s) ile birlikte Tufandan kurtulanlardan, Nuh (a.s) ve oğulları dışında kalanlar, yok olup gitmişler ve sonraki nesiller “Sam, Ham ve Yafes”ten türemişlerdir.

Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Ancak O’nun soyunu sürekli kıldık.” (Saffât, 37/77) Resulullah (s.a.v) bu ayeti okuduğu zaman, sürekli kılınanlardan kastın, “Ham, Sam ve Yafes” olduğunu söylemiştir.

Tarihçiler, Sam’ı, Arapların ve Fars’ların atası, Ham’ı, Zenciler ve Habeşlilerin atası ve Yafes’i de Türkler, Uzakdoğu milletleri, Berberiler, Çinliler ve Maveraünnehir kavimlerinin atası olarak kabul etmektedirler.

Nuh (a.s)’un tufana kadar dokuz yüz elli beş yıl yaşadığı kesindir: “Şüphesiz ki biz Nuh’u kavmine Peygamber olarak gönderdik. Aralarında elli yıl hariç bin yıl kaldı.” (Ankebut, 29/14)

Nuh (a.s), “Ulül-Azim” peygamberlerin ilkidir. Allah-u Teala O’nu, “Çok şükreden kul” olarak isimlendirmiş ve kıyamete kadar gelen nesiller, anıp selam getirsinler diye O’nun ismini herkesçe bilinir kılmıştır. Allah-u Teala, Peygamberimize, kendisine yapılan itiraz ve işkencelere karşı, Nuh (a.s) ve O’nun yolunda olan diğer “Ulul-Azim” peygamberler gibi sabret mesini emretmektedir.

Nuh (a.s), Peygamber (s.a.v)’e ve inanan tebliğcilere bir numune olarak gösterildiği gibi, O’nun inkarcı kavminin helakı da, müslümanlara zulmetmeyi gelenek haline getiren sapık topluluklara bir örnek olarak sunulmaktadır.