Peygamber Ve Peygamberlik

Haber getiren kişi demektir. Allah-u Teala’nın kullarına […]

Haber getiren kişi demektir. Allah-u Teala’nın kullarına emir ve yasaklarını bildirmek ve onlara hakkı, doğruyu ve yanlışı açıklamak üzere seçip görevlendirdiği ilahi elçidir. Kur’an-ı Kerim’ de; “Nebi” veya “Enbiya”, bazen de “Rasul” veya “Rusul” diye geçer.

“Nebî” ve “Rasul” şöyle tarif edilebilir: “Allah-u Teala’nın seçtiği ve O’na Cebrail (a.s) vasıtasıyla vahyettiği şeyleri, insanların hepsine veya belli bir topluluğa Allah’ın emriyle tebliğ eden bir insandır.”

PEYGAMBERLERE İMAN VE ÖNEMİ

Kur’an-ı Kerim’de zikredilen birçok ayetlere ve Peygamberimiz (s.a.v)’in bazı sahih hadislerine göre Allah-u Teala’nın razı olduğu yegâne hak din olan İslâm’da iman esaslarından biri de, “Allah (c.c.) tarafından insanları irşad ederek onlara doğru yolu göstermek için gönderilen bütün peygamberlere iman etmektir.” Bu ortak esas, İslamda iman esasları arasında yer alan çok önemli bir rükundur. Çünkü “Meleklere” iman edilmeden, “İlahi Kitaplara” inanmak mümkün olmadığı gibi, bu kitapları insanlara tebliğ etmekle görevli ve sorumlu olan “Peygamberlere” iman edilmeden de, mukaddes kitablara iman etmek mümkün değildir.

Gerçek şudur ki; peygamberlik müessesesine inanılmadan din, yani ilahi emir ve yasaklar söz konusu olmaz. Çünkü peygamberler, Allah-u Teala’nın insanları irşad için gönderdiği birer ilahi elçi olarak kendilerine vahyolunan ilahi hükümleri, emir ve yasakları yalnız tebliğ etmekle kalmazlar, aynı zamanda bu hükümleri kendi nefislerinde aynen tatbik eder ve günlük hayatımızda fert ve toplum olarak nasıl uygulayacağımızı gösterirler.

Peygamberler, herkes tarafından takip edilebilecek üstün vasıflı, yüksek ahlaklı, kâmil ve örnek insanlardır. Onlar, her hususta çok güzel birer örnek oldukları için, insanları kolayca etkiler, onlara Allah sevgisi ve O’na imânı aşılar ve peşlerinden sürükleyerek hayatlarında esaslı değişik likler yaparlar. Çünkü nefsi ve aklı ile başbaşa olan insanların ıslahı ve doğru yola yöneltilmeleri, ancak yine birer insan olan, günahlardan arınmış (masum) peygamberlerin önderliğinde başarılabilir.

Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre, peygamberlik müessesesi ve ilahi kitaplar Allah-u Teala’nın insanlara lütfettiği manevi bir hediyedir. Âlemleri yaratan Allah (c.c) insanlar ve milletler arasında bir fark gözetmeden, onların her birine maddi sayısız nimetler ve çeşitli rızıklar verdiği gibi, ruhî bir gıda, manevi bir nimet olarak peygamberlik nimetini de aynı ilahi esasa göre insanlık âlemine ihsan etmiştir. Bu yönden peygamberlik, lütfu ve rahmeti sonsuz olan Allah (c.c)’ın bütün dünya milletlerine dağıttığı ilahi bir hediyedir. Mademki insanlar hidayet yolunu bulmak, hak ve adalet üzere kurulan ilahi nizamı öğrenerek hayatlarında uygulayabilmek için Allah (c.c) tarafından seçilerek gönderilen masum (günahsız) peygamberlere ve O’nlara indirilen ilahî vahye muhtaçtırlar. O halde bütün insanların Rabbi, Hâlik ve Râzıkı olan Allah-u Teala, elbette ki kulları arasında ayırım yapmadan, her millete kendi içinden seçtiği peygamberler gönderecektir. Nitekim bu husus Kur’an-ı Kerimde şu ayetlerle açık olarak beyan edilmiştir: “Hiç bir millet yoktur ki, kendi içinde (onları Allah azabıyla) korkutan biri (bir peygamber) gelip geçmiş olmasın.” (Fâtır, 35/24), “Her milletin bir peygamberi vardır.” (Yunus,10/47)

Bütün peygamberler bu yüce görevi eksiksiz olarak yapabilecek ve kendilerine vahiy olunan ilahi hükümleri insanlara tebliğ edebilecek kudret ve kabiliyette yaratılan seçkin ve sadık kullar, Allah tarafından seçilen ilahi elçilerdir. Kur’an-ı Kerim, Müslümanlara, yalnız İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’e değil, dünya milletlerine zaman zaman gönderilen bütün peygamberlere de inanmayı emretmektedir. Bakara süresinde; “Deyiniz ki biz Allah’a, bizlere indirilen kitaba, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve oğullarına indirilenlere, Rableri tarafından Musa ve İsa’ya verilenlere iman ettik. Onları birbirinden (peygamber olarak) ayırmayız” (Bakara, 2/136) buyurulmaktadır. Ayette geçen “Nebiyyün” kelimesi ile, daha önce gönderilen diğer peygamberlerin kastedildiği anlaşılmaktadır.

İşte İslam dini, bütün peygamberlere inanmayı, “iman esasları”n dan ve İslam’ın temel prensiplerinden saymakla, hiçbir dinin erişemediği derecede geniş kapsamlı bir insanlık dini olmak vasfını kazanmaktadır. Bütün dünya milletlerine hitap etmek suretiyle de, insanları bütün beşeriyeti içerisine alan bir kardeşliğe, barış ve sükuna, saadet ve selamete davet etmektedir.

Bu bakımdan, her Müslüman icmali olarak (kısaca), başta Hz. Mu hammed (s.a.v) olmak üzere, daha önce gönderilen bütün peygamberlere, tafsili olarak ta, Kur’an-ı Kerim’de isimleri zikredilen peygamberlerin her birine ayrı ayrı iman etmeleri, ayrıca, Allah (c.c) tarafından önceki milletlere gönderilen ve adları bildirilmeyen bütün peygamberlere toplu olarak iman etmeleri gerekir.

Kur’an-ı Kerim’de bildirildiğine göre, bütün insanlık alemine ve bütün milletlere hitab etmek üzere gönderilen peygamber, yalnız Hz. Muhammed (s.a.v)’dir. Hz. Muhammed (s.a.v) ilk peygamber Hz. Adem’den itibaren zaman zaman çeşitli milletlere gönderilen peygamberlerin en büyüğü ve sonuncu sudur. O, peygamberler zincirinin son altın halkasıdır, son peygamberdir. O’ndan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. Bu, İslam’ın ve en son Mukaddes kitap Kur’an’ın bildirdiği bir gerçektir: “Biz seni, ancak bütün insanlara müjdeci ve (Allah azabı ile) korkutucu olarak gönderdik.” (Sebe; 34/28) “De ki, (Ya Muhammed): Ey insanlar! Ben göklerin ve yerin mülkü olan Allah’ın, size, hepinize gönderdiği peygamberiyim.” (Araf, 7/158) Hz. Muhammed (s.a.v)’den başka hiç bir peygamberin bütün dünya milletlerinin hepsine birden gönderildiğine dair ne Kur’an’da, ne de başka bir kutsal kitapta açık bir ayet bulunmamaktadır.

Peygamberlerin adedi ve isimleri Kur’an-ı Kerim’de her millete mutla ka kendi içinden seçilen bir peygamber gönderildiği açıkça beyan edilmiş ise de, peygamberlerin adedi ve her birinin ismi bildirilmemiştir. Nitekim Nisa süresinde “Peygamberlerin bir kısmını bundan önce sana haber verdik, bir kısmını ise haber vermedik” buyurulmuştur.

Bir rivayete göre “yüz yirmi dört bin” gibi bir sayıdan bahsedilmiş ise de, bu adet kesin değildir. Kur’an’da yalnız 25 peygamberin isimleri zikredilmiştir. Bunlar, “Âdem, İdris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Eyyüb, Zülkifl, Yunus, İlyas, Elyesa, Zekeriyya, Yahya, İsâ ve Muhammed (s.a.v)”dir.

Ehli Sünnete göre, peygamberlerin sayılarını sınırlamamak daha doğrudur. Çünkü sayının tespit edilmesi halinde, eğer rakam büyük olursa, gerçekte “Enbiya”dan olmayanların peygamber sayılanlar içine katılması, eğer küçük olursa “Enbiya”dan olanların peygamberlerden sayılmaması gibi bir durumla karşı karşıya kalınabilir.

PEYGAMBERLERİN SIFATLARI

Bütün peygamberler Allah-u Teala tarafından seçilip ilahi elçiler olarak insanlara gönderildiklerine göre, hepsi birbiriyle kardeş gibidirler. Onlar bir ailedendir ve bir tek cemaattir. Bütün peygamberler doğru sözlü, sadık, emin, akıllı, sağlam karakterli, uyanık kalpli, yüksek ahlaklı, dünyada ve ahirette itibarlı ve Allah’a en yakın olan sevgili kullar, ilahi elçilerdir.

Onların diğer insanlardan ayrı, kendilerine ait ortak bazı sıfat ve özellikleri vardır. Bu sıfatlar sayesinde yüce yaratıcı ile kulları arasında elçilik yapma görevini kazanmış olurlar. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Allah, peygamberliği kime ve nereye vereceğini daha iyi bilir.” (Enâm, 6/l4) Bütün peygamberlerde ortak olan sıfatları şu beş maddede toplamak mümkündür: “Emanet, Sadakat Fetanet, İsmet, Tebliğ.”

1-) Emanet Sıfatı:

Sözlükte, güvenmek, emin olmak, korkmamak ve güvenilir olmak anlamında bir mastardır. Emanet, peygamberlerin kudsi görevlerini yerine getirmek hususunda ve her konuda “emin” ve “güvenilir” olmalarıdır. Bütün peygamberler son derece “emin”, güvenilen “dürüst” ve seçkin şahsiyetlerdir. Onlardan asla her hangi bir ihanet meydana gelmez. Çünkü, Allah-u Teala, ilahi vahyini, peygamberlik şeref ve vazifesini hainlere değil, ancak her bakımdan emin olan sadık kullarına verir. Peygamberlerini bu gibi emin, sadık ve dürüst kulları arasından seçer. “Şüphe yok ki Allah (c.c) peygamberlik derecesine kimin daha layık olduğunu en iyi bilendir.”

Kur’an-ı Kerim’de, geçmiş peygamberlerin “emânet sıfatlarından” söz eden ayetler vardır: Hud peygamber, kavmine şöyle demişti: “Size Rabbimin vahiy ettiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” (Araf, 7/68) Şuara suresi’nde Nuh, Hud, Salih, Lut ve Şuayb peygamberlerin kavimlerine, “Şüphesiz ben, size gönderilen emîn bir peygamberim” dedikleri zikredilir.

Hz. Muhammed (s.a.v)’de gerek peygamberlikten önce ve gerekse peygamberliği sırasında toplum içinde en güvenilir bir üstün kişiliğe sahipti. Bu yüzden Mekke’de Kureyş toplumu ona “Emîn” lakabını takmışlardı. Nitekim peygamber olmadan beş yıl önce yapılan Kâbe tamiri sırasında “Hacerul-Esved”in yerine konulması şerefini paylaşamayan, Kureyşliler arasında, çatışmaya varabilecek bir anlaşmazlık çıkmıştı. Bu arada Velid bin Muğire’nin, “Şu kapıdan ilk mescide girecek olanı hakem yapınız” teklifi kabul edildi. Biraz sonra, belirtilen “Beni Şeybe kapısı”ndan 35 yaşlarındaki Hz. Muhammed (s.a.v)’in girdiği görüldü. Kureyşliler topluca “İşte Emîn, güvenilir kimse, O’nun hakemliğine razıyız” dediler

2-) Sıdk Sıfatı:

Sıdk, peygamberlerin, ilahi hükümleri, emir ve yasakları insanlara tebliğde ve verdikleri her türlü haberde doğru sözlü, sadık olmalarıdır. Peygamberlerin yalan söylemeleri asla caiz değildir. Aksi halde, insanları kendilerine inandırmaları ve onları irşad ederek doğru yola sevk etmeleri mümkün olmaz. Çünkü yalan söylemek, büyük bir günah olduğundan, peygamberlerin “ismet” ve “emanet” sıfatlarıyla bağdaşmaz. Oysa Allah-u Teala O’nların peygamberlik iddialarını tasdik etmek için her birine “mucizeler” veriyor ve onunla adeta, “Kulum, peygamberlik iddiasında ve bendendir, söylediklerinde sadıktır” diyor. Hak Teala’nın yalancıları tasdik etmesi aklen mümkün olmadığına göre, peygamberlerin sıdk (doğruluk) sıfatı ile vasıflanmaları vacip, yalan söylemeleri ise imkansızdır.

Kur’an-ı Kerim’de Allah, peygamberlerini doğruluk vasıflarıyla övmüştür: “Ey Muhammed! İnsanlara Kur’an’daki İbrahim kıssasını anlat. Şüphesiz ki o, özü sözü doğru, sıddık bir peygamberdi.” (Meryem, 19/41) “Kitapta İdris’i de zikret. Çünkü o, çok doğru bir Nebî idi.” (Meryem, 19/55) Hiç bir peygambere kavmi; “Biz seni daha önce yalancı tanıyorduk” diyememiştir.

Peygamberlerin “emanet sıfatı”, O’nların diğer insanlarla münase betlerinde güvenilir olmaları yanında, asıl vahiy üzerinde “emin” olmayı, Al lah’ın emir ve yasaklarını insanlara değiştirmeden, arttırıp-eksiltmeden teb liğ etmesidir.

Kur’an’da, “O Peygamberler Allah’ın gönderdiklerini tebliğ eder ler, O’ndan korkarlar ve O’ndan başka hiç bir kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak Allah yeter” (Ahzab, 33/39) buyurulur. Bir peygamberin emanete ihanet etmesi, O’nun kutsal görevi ile bağdaşmaz. “Bir peygamber için emanete ihanet etmek olur şey değildir” (Âli İmrân, 3/161)

3-) Fetanet Sıfatı:

Fetanet, peygamberlerin üstün bir akıl ve zekâya, kuvvetli bir hafıza ve yüksek bir ikna gücüne sahip olmalarıdır. Her peygamberin, şerefli ve yüce olduğu kadar da ağır ve çok mesuliyetli olan peygamberlik görevini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirebilmesi için, böyle üstün bir zekâya ve yüksek vasıf ve yeteneklere sahip olması gerekir. Aksi halde, gönderildikleri milletlere karşı kuvvetli delil getiremez, onları ikna için gerekli güzel mücadeleyi yapamazlar. Kendilerine inananları irşad ederek onları hak ve hidayete sevk edemezler.

O halde peygamberler, en akıllı, en zeki ve en kabiliyetli seçkin şahsiyetlerdir. Haklarında zayıf akıl ve zayıf hafıza, delilik ve gaflet gibi noksan sıfatlar asla caiz değildir. Kur’an’da peygamberlerin üstün zekâ ve kabiliyetlerine işaret eden ayetler vardır: “Kur’an vahy edilirken, henüz bitmeden okumaya kalkma. Rabbim ilmimi artır, de.” (Taha, 20/114) “Ey Muhammed! Cebrail sana Kuran’ı okurken, acele ederek onunla birlikte dilini oynatma. Onu bir araya toplamak ve okutmak şüphesiz bizim işimizdir.” (Kıyame, 75/16–17)

Vahyin gelişi sırasında ezberlemek için dilini Kur’an’la hareket ettirmesi O’nun “Fetanet” ve zekâsındandır. Yine vahiy tamamlanmadan önce, ayetleri yeniden okumak için acele etmesi, peygamberin zeka olgunluğunu gösterir. Çünkü O, böylece zaten Cenab-ı Hakkın yardımı sayesinde hafızasına yerleşecek olan vahyi, kendi zeka gücü ile ezberinde tutmaya çalışmaktadır.

4-) İsmet Sıfatı:

İsmet, peygamberlerin gizli ve aşikâr her türlü kötü lükten, günahtan ve peygamberlik şerefiyle bağdaşmayacak hareketlerden uzak bulunmalarıdır. İsmet’in, yani günahsızlık ve masumiye tin zıddı olan, her türlü günah ve davranışlar, peygamberler hak kında imkânsızdır. Çünkü eğer peygamberlerin günah ve suç işlemeleri veya “İsmet” ve günaha yaraşmayan uygunsuz hareketler yapmaları O’nlar hakkında caiz olsaydı, biz insanların da onlara uyarak çirkin şeyler yapmamız normal karşılanır ve günah sayılmazdı.

Zira peygamberler bizim uymamız gereken güzel örneklerimizdir. Bu bakımdan, peygamberlere uymak ve Onlara itaatle emredildik. Hâlbuki Allah-u Teala, kullarına günah işlemeyi ve günahkârlara itaati emretmez ve bu gibileri peygamber olarak seçip göndermez.

5-) Tebliğ Sıfatı:

“Peygamberlerin Allah’tan aldıkları emirleri ve yasakları ümmetlerine eksiksiz iletmeleri” demektir. Tebliğin karşıtı olan gizlemek peygamber ler hakkında düşünülemez. “Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah’ın elçiliğini tebliğ etmemiş olursun” (Maide 5/67) mealindeki ayet, bu sıfattan söz etmektedir.

Her Peygamber, gönderildiği ümmetlerine Allah (c.c)’tan aldıkları her türlü vahyi büyük bir titizlik ve itina ile tebliğ ederler, iletirler. Dinin hükümlerinden hiç birini asla unutmuş veya kasten tebliğ etmemiş olamazlar.

Şüphesiz ki her peygamberde sayılan bu sıfatların hepsi de eksiksiz olarak mevcuttur. Fakat bu vasıflar kendisinde bulunan her in san peygamber olamaz. Çalışmakla da bir kişi, ne kadar uğraşırsa uğ raşsın peygamberlik makamını elde edemez. Çünkü peygamberlik Allah vergisidir. Cenab-ı Hak bu rütbeyi dilediği kişiye verir.