Peygamberimizin Gençliği ve Evliliği

PEYGAMBERİMİZİN TİCARET HAYATINA ATILIŞI PEYGAMBERİMİZİN, AMCASIYLA ŞAM’A […]

PEYGAMBERİMİZİN TİCARET HAYATINA ATILIŞI

PEYGAMBERİMİZİN, AMCASIYLA ŞAM’A GİDİŞİ

Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (s.a.v) on iki yaşına girmişti. Akranları arasında artık farklı beden ve simâya sahipti. Sîmâsı etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.

Onu yanında barındıran Ebu Talib ise o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde idi. Bunun için de ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu maksatla da Kureyş’in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam’a gitmeyi kararlaştırdı.

Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Peygamber Efendimizin gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle çok sevdiği amcası kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem muhterem babasını, hem de aziz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, amcası Ebu Talip böyle bir seyahate çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nazik ve latif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?

O da amcasıyla birlikte gitmeyi candan arzuluyordu. Günlerce üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitap etmekten kendini alamadı: “Amcacığım! Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam.”

Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin derin hüzün ve üzüntüsüne değil kendisini canı gibi seven Ebu Talip, en katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifâdeler karşısında Ebu Talip derhal kararını değiştirdi. Kâinatın Efendisi de amcasıyla birlikte gidecekti. Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve amcasıyla birlikte ticâret kervanına katıldı. Kervan, çölleri aşa aşa Busra’ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.

RAHİP BAHÎRA’NIN MÜŞAHEDE VE TESBİTİ

Busra panayırına yakın küçük bir manastırda o sıra bir rahip yaşıyordu, Bahira. Bu rahip, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi idi. Kureyş’in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de rahibin bu manastırına yakın bir yerde konakladı. Gariptir ki, daha önceki senelerde oraya gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahira, bu sefer kafileye beklenmedik bir sürpriz ile yakın alâka gösterdi, hatta kendileri için bir ziyafet tertipledi.

Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru bu idi. Bilgin Rahip, kafilede o ana kadar rastlamadığı bazı garipliklere şahit olmuştu. Manastırda, Kureyş kafilesini seyrederken, bir bulutun Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü. Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini, ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne âdeta eğilip gölge ettiğini müşâhede etmişti. Bu garipliği gören rahib Bahira onları yemeğe çağırmak istedi. Mekkelilere şu haberi gönderdi;

“Ey Kureyşliler! Size yemek hazırladım. Bu ziyafetime, büyüğünüz, küçüğünüz, hürünüz, köleniz dahil hepinizin gelmesini istiyorum.”

Bahira’nın bu garip tavrı yemeğe gelen Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçma dı. Sebebini merak ettiler ve sordular;

“Ey Bahira! Vallahi, bugün sende bambaşka bir hal var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle bir şey yapmadın. Sendeki bu hal nedir?” Bahira, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi;

“Evet! Gerçekten doğru söylediniz, ama ne de olsa sizler misafirimsiniz. Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek istedim. Buyurun yiyiniz!”

Davete icabet edildi ve sofraya oturuldu. Ancak, kafileden sofrada bir tek kişi eksikti. Bahira’nın aradığı Kâinatın Efendisi. Nur Çocuk yaş itibariyle en küçükleri olduğundan kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu. Bahira, bütün dikkati ile sofradakileri süzmekle meşguldü. Ancak, aradığı nurlu simâ yoktu aralarında. Sordu;

“İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?” Cevap verdiler;

“Hayır! Ey Bahira, senin dâvetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sadece bir çocuk var. Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk.”

Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan son peygam berin özellik ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahira, onun da gelmesini ısrarla istedi.

Kureyşli tüccarlar Bahira’nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın Efendisini alıp getirdiler. Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahira’nın gözleri bütün dikkat ve hayretleriyle O’nun üzerinde dolaşıyordu. Her halini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.

Bahira, aradığını bulmuştu. Maksadına erişmişti. Zira, bütün dikkatiyle süzmekte olduğu Nur Çocuğun her hali ve her hareketi yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpa tıp uyuyordu. Yemek yendi ve sofradakiler dağılırken Bahira, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin kulağına eğildi ve;

“Bak delikanlı, Lât ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere cevap ver.” Nur gözlerde bir rahatsızlık, bir nefret belirtisi;

“Lât ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi onlardan nefret ettiğim kadar, hiçbir şeyden nefret etmem.” Bahira, önceki teklifinden vazgeçti;

“O halde Allah hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver.” Peygamber Efendimiz;

“İstediğini sor” buyurdu. Sorduğu her soruya aldığı cevap Bahira’yı hayretler içinde bırakıyordu. Çünkü onun son peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu. Son olarak Kâinatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü. Artık Bahira’da, şeksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu. Bu genç, beklenen Son Peygamberdi.

RAHİB BAHÎRA İLE EBÛ TALİP BAŞ BAŞA

Rahib Bahira, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebu Talib’in yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti;

“Bu çocuk senin neyin olur?”

“Oğlumdur.”

“Hayır, o senin oğlun değil. Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım.”

“Evet, doğru söyledin, o benim öz oğlum değil, yeğenimdir.”

“Peki, babasına ne oldu?”

“Annesi bu çocuğa hamile iken vefat etti.”

“Evet, doğru konuştun.”

Artık her şey apaçık ve kesindi. Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini gösterdi; “Yeğenini hemen memleketi ne geri götür. Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler çocuğu görüp de, benim fark ettiklerimi onlar da fark ederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin ileride büyük şân ve nâm kazanacak tır. Durma, onu hemen geri götür.”

Bu tavsiye üzerine Ebu Talip, mallarını orada satarak aziz yeğeni ile Mekke’ye geri döndü.

PEYGAMBERİMİZ HİLFU’L-FÜDUL CEMİYETİNDE

Peygamber Efendimiz yirmi yaşına basmıştı. Arap kabileleri arasındaki düşmanlık duygusu had safhadaydı. Her an basit sebepler yüzünden büyük hâdiseler çıkabilir, adam öldürülebilir, kabileler birbirine saldırabilir duruma gelinmişti.

Mekke’de dışardan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti diye bir şey kalmamıştı. İsteyen istediği yabancının malını alıyor, karşılığında tek kuruş ödemiyordu. Âciz ve güçsüzler her türlü zulme maruz kalıyor ve bunlara karşı koyma cesaretini gösteremiyorlardı. Bu vahşet saçan manzaraya bir çare bulunması gerekiyordu. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu hareketlerin önüne geçilmeliydi! Fakat, ne yapılabilirdi?

Namus ehlinin, haksızlık karşısında vicdanı ıztırap duyanların, cemiyetin emniyet ve asayişini düşünüp duranların halletmek istedikleri meselelerdi bunlar.

BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA

Bardağı taşıran son damla, Yemen’in Zebid Kabilesinden birinin bir deve yükü malının şehrin ileri gelenlerinden Âs bin Vâil tarafından gasp edilmesi hâdisesi oldu. Zebidli’nin yardım istemek maksadıyla çaldığı her kapı, yüzüne kapatılıyordu. Sonunda Ebu Kubeys Dağına çıkarak uğradığı zulüm ve hakareti Kureyşlilere yüksek sesle bildirmeyi denedi ve bu yüksek tepeden şehir halkını yardıma çağırdı.

Bu davet, cemiyetin perişan halini düşünen kafaları uyandırdı. Derhal bir araya toplanarak bu yolsuzluklara, bu gayri meşrû davranışlara çare aramaya koyuldular. Bu konuda başı çeken ve Mekke’nin hatırı sayılır büyüklerini bir araya getirmeye teşebbüs eden ilk şahıs, Peygamberimizin amcası Zübeyr oldu.

Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris, Teymoğullarının ileri gelenlerin den bir çoğunun iştirâkı ile, Mekke’nin zengin, itibarlı ve en yaşlısı sayılan Abdullah bin Cud’anın evinde toplanıldı ve “Hilfu’l-Füdul” cemiyeti kuruldu. Uzun uzadıya konuşup tartıştıktan sonra şu maddeleri karar altına aldılar:

1-) Mekke’de, ister yerlisinden, ister dışından olsun zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.

2-) Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeyecek, zâlime asla müsâmaha ve fırsat tanınmayacaktır.

3-) Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar mazlumlarla beraber hareket edilecektir. Cemiyet üyeleri, bu âhidleri üzerinde sebât edeceklerine dâir de yeminde bulundular.

Kurulan bu cemiyete “Hilfu’l-Füdul” adı verildi. Sebebi şöyle izah ediliyor. “Hilf” yemin, “füdul” ise fazıllar demek. Mekke’de bulundukları bir sırada Cürhümi Kabilesinden Fazl isminde iki kişi ile, Katûrâ Kabilesinden Fudayl adında biri şehirde zulme ve tecavüze meydan vermemek hususunda yeminde bulunmuşlardı. Kureyş ileri gelenleri de bunlara benzer sebeplerden dolayı bir araya gelip karar aldıklarından, “Fazıllar Hâdisesi”ni hatırlama babında bu cemiyete “Hilfu’l-Fudul” denildi.

Cemiyetin yaptığı ilk iş, Yemenli Zebîdî’nin ticaret maksadıyla getirdiği malın As bin Vâil’den geri alınması oldu. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’de, henüz yirmi yaşında bir genç olmasına rağmen, yaşlılardan teşekkül eden bu cemiyete amcalarıyla birlikte katılmış ve zulme karşı birleşmede, görüşünü açıklamıştır. Bu, Efendimizin genç yaşından beri olgun düşüncelere sahip olduğunun, zulme karşı nefret duyduğunun ve henüz o zamandan beri kavmi ve kabilesi arasında büyük bir itibara lâyık görüldüğünün ifadesidir.

Şefkat ve merhamet timsali zât, elbette peygamberlikle vazifelendirilme den evvel de mazlumun imdadına koşacak, bu hususta gösterilen gayretlere yardımcı olacaktır. Çünkü O, güzel ahlâkı tamamlamak maksadıyla gönderil mişti. Öyle ise, güzel ahlâka vasıta olan her gayrete kendisi de katılacaktı.

Nitekim, kendilerine İlâhî risâlet vazifesi verildikten sonra da, mezkûr cemiyete katılmış olmaktan duyduğu memnuniyeti şu ifâdelerle beyân buyuracaktır; “Abdullah bin Cud’â’nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yemin, kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha sevimlidir. Ben ona İslâmiyet devrinde bile çağrılsam icâbet ederim.”

PEYGAMBERİMİZİN İKİNCİ DEFA ŞAM’A GİDİŞİ

Peygamberimizin, ticaret yapmak için, sermayesi olmadığından, Hz Hatice Peygamberimizi ücretle tuttu ve Kureyşlilerden tuttuğu, başka bir zatıda, Peygamberimizin yanına kattı. Hz. Hatice yapacağı her sefer için, Peygamberimize ücret olarak genç bir erkek deve veriyordu.

Peygamberimiz, Hz. Hatice’nin ticaret malını Şam’a götürmek için, ilk defa dört tane erkek ve genç deveye anlaştılar. Peygamberimizle kervan halkı Şam’a gitmek için yola koyuldular. Şam topraklarından Busra’ya var dıklarında Peygamberimiz orada getirdiği bütün malları çok kârlı bir şekilde satıp alacaklarını aldıktan sonra, Mekke’ye yardımcısı olan Meysere ile birlikte geri döndü.

PEYGAMBERİMİZİN EVLENMESİ

Peygamberimiz Hz. Hatice adına ticaret yaparken, Peygamberimizdeki harikulade halleri görmüş ve yardımcısı Meysere ile Peygamberimize evlilik teklif etmişti. Peygamberimiz bu teklifi kabul ederek, Kureyşlilerin en soylu kadınlarından olan Hz. Hatice ile evlendi.

Hz. Hatice ile evliliğinden sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v) ailesinin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış, bazen ortaklık yoluyla, bazen müstakil olarak ticaret yapmıştı.

Peygamberimiz ticaretindeki dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, ahde vefa sı, adil ve âlicenâb davranışları, herkes hakkında iyimser davranıp, elinden gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinden tutması, yakınlarına ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlaki olgunluk ve üstünlükleri ile fark edilmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp sevdiği bir kişi haline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine “El-Emîn: Güvenilir kişi” lakabını vermişlerdi.

PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLARI

            Peygamberimizin bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice’den altı çocuğu ol muştu. Bunlardan dördü kız olup “Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma” adlarını almışlardı. Bunların dördü de babalarının peygamberliğine erişmişler ve O’na iman ederek hicret etmişlerdir. Oğulları ise “Kasım ve Abdullah” adını taşıyordu. Hz. Peygamberimizin ilk oğlunun adı Kasım oldu ğu için kendisine “Ebu’l-Kasım” künyesi verilmişti. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı cariyesi Hz. Mariye’dendir. Hz. Peygamber’in bütün erkek çocukları küçük yaşlarda vefat etmişlerdir.

KABENİN KUREYŞLİLERCE YENİDEN YAPILIŞI VE PEYGAMBERİMİZİN HAKEMLİĞİ

Bir kadın, Kâbe Hareminde buhurdanlıkta öd ağacı yaktığı sırada, buhurdanlıktan sıçrayan bir kıvılcımdan Kâbe’nin kat kat olan örtüsü tutuşup tamamı yanmış, bu yüzden duvarlarda her taraftan gevşeyip çatlamış bulunuyordu. Zaman zaman sahilden gelen sel baskınları ile de Kâbe’nin ta banı ve duvarları da iyice yıkılacak duruma gelmişti.

Bunun için, Kureyşliler Kâbe’nin duvarlarını onarıp sağlamlaştırmak ve üzerine de tavan yapmak istiyorlar, fakat yıkmaya kalkarlarsa azaba uğ rayabileceklerinden korkuyorlar, aralarında müzakere ediyorladı. Tam bu sırada Rum tüccarlarından birisine ait olan inşaat malzemesi yüklü bir gemi Cidde sahillerinde parçalandı, bunu fırsat bilen Kureyşliler aralarında yar dımlaşarak bu batan gemiden Kâbe inşası için gerekli malzemeleri almış ol dular ve Kâbe’nin inşaatına başladılar.

Hacerül Esved taşı yerine konulacağı zaman, kabileler birbirleriyle anlaşamadılar. Hatta işi o kadar ilerlettiler ki, aralarında kavga yapmaya çok az bir zaman kaldı. Kureyşliler, Bu iş üzerinde dört veya beş gece düşündüler. Sonra Kureyşin yaşlılarından Ebu Ümeyye bin Muğire bir teklifte bulundu. Teklifine göre, mescidin kapısından giren ilk kişi bu taşı koymak için hakem olacaktı. Bütün kavmin uluları bu teklifi kabul ettiler. Tam bu sıra da Peygamberimiz içeri girdi, bütün Kureyşliler el çırparak “Muhammed’ül Emin’in hakemliğine razıyız dediler.”

Peygamberimiz de hakemlik yaparken bütün kabilelerden birer kişi alarak Hacerül Esvedi bir beze koydurdu ve onu konulacak yere getirttikten sonra besmele çekerek kendi elleriyle Hacer-ül Esved’i yerine koymuş oldu.

Allah’ın mukaddes evi Kâbe’nin tamiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Peygamberimizde de dini duygu ve heyecanlar harekete geçmiştir. Bu sebeple Peygamberimizde bu yıllardan itibaren Rabbi ile baş başa kalma arzusu görüldü.

Bir de buna toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlaksızlıklar, din adına yapılan sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Pey gamberimizin böylesi cahili bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır.

Artık otuz beş yaşından itibaren Peygamberimiz, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca Mekke’den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hira dağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenab-ı Hakk’ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, O’nun gücü karşısında mahlûkatın aczini ve zayıflığını düşünüyor, Allah-u Teala’nın insanlara son suz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun nankörlüğünü, insanların içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu.

FM Özel Eğitim Kurumları